Dünyanın varoluşunun ilk canlılarından biride ağaç.
Ağaç doğa ile hayvanlar alemi ile yüzyıllar boyu mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşarken biz insanoğlu denen canlıları aralarında gördüler. Bu garip, biçare, ulu, oksijen depoları.

Oysa onun hayatta bir çok oyuna bulaşacağı baştan belliydi. Meyvesini bile gayri meşru yediler. Yüzyıllar boyu meyvesini veren, gölgesinden faydalandıran, eee… leyen, ardından da fani dünyaya yolcu eden ağaç, hem köşk oldu hem de mezara taşıma aracı. Kim bilir ne günahkarları izni olmadan taşıdı, zavallı ulu selvi!

Öyle ki! kitabı, defteri, kalemi bile ondan yaptık. Sanki müsaade etti de, bu gudubet insanoğluna çok yarandı. Onu öyle bir felakete sürükledik ki onunla birlikte üzerinde ne kuş koyduk ne böcek, bulunduğu arazideki nede çiçek, hepsini yaktık yıktık kül ettik. Bu yetmezmiş gibi geçen yüzyıllar neticesi onu şehirlerde, ormanlarda, kapı önlerinde son teknoloji ürünü motoru benzinli, motoru elektrikli ağaç kesme hırdavatlarıyla gururlanarak tarih abidelerimizin hayatlarını MAHVETTİK. Birde üstüne cigara tüttürdük.

Halbuki o olmasıydı biz zaten olmayacaktık, doğa severler ölümsüz olsalardı ağaçların yaşama şansları kesinlikle daha yüksek olabilecekti.

İzcilik; Güvenilir, dürüst evrensel bir kişilik hareketiyse o zaman ne oldu bize. Nasıl teknoloji harikası denen bu icatlarla ağaçlar bir bir devriliyor.

İÇLER SIZLAMADAN.

MERHAMETSİZCE.

İNANÇSIZCA.

Hani ALLAHIN verdiği canı ALLAH alırdı.

Büyük insan Gazi Mustafa Kemal Atatürk tüm dünyaya bir çevre ve insanlık dersi vermişti. Hani?
Çınar ağacının dalını dahi kesmeyip köşkü yürüterek.
Nerede kaldı doğaya, canlıya hürmet.
Hani nerede?
Nerede ders çıkarma.

Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim diyen büyük komutan Fatih Sultan Mehmet Han, acaba bu gün yaşasaydı ne yapardı.
Kıyametin hemen kopacağını dahi haber alsanız elinizdeki fidanı dikin diyen yüce Peygamberimiz HZ. MUHAMMED (sav)e kim hesap verecek.

Ne canlıya saygı kalmış! Ne de evrene!

SU.